Türkiye küresel ‘Hukukun Üstünlüğü’ sıralamasında en dibe doğru savrulurken…

Türkiye küresel ‘Hukukun Üstünlüğü’ sıralamasında en dibe doğru savrulurken…

Melike Demir
(CBJ-Yönetim Kurulu Üyesi/Eş-Başkanı)

2021 Hukukun Üstünlüğü Endeksi (Rule of Law Index) açıklandı ve Türkiye 139 ülke arasında ancak 117’nci sırada yer bulabildi. Hem de geçen yıla oranla 10 sıra birden gerileyerek.

Kaba bir hesaba göre, dünyada bu kavramı bizden daha az önemseyen sadece 22 ülke var.

Dünya Adalet Projesi “World Justice Project”in raporuna göre Türkiye – coğrafi bölgelere göre kategorize edilen endekste – Doğu Avrupa ve Orta Asya grubunda bulunan 13 ülke arasında Rusya’nın da gerisinde yer alarak sonuncu sırada yer aldı.

Rapora ait detaylar internette kolayca bulunabilir. Ancak bu noktada konunun istatistiksel analizinden daha önemli olan bir şey varsa o da, Türkiye’yi bu sıralamaya mahkum eden durum.

Ne yazık ki bu durum, sistemde yaşanan pratik hataların değil,  bilinçli bir tercihin sonucu.

Bununla ne kastettiğimi dilerseniz en temel noktadan, yani “hukukun üstünlüğü”  ifadesinin hikayesinden başlayarak izah etmeye çalışayım.

Bu kavramın İngilizce orjinali “Rule of Law”dur ve bu ifade esasen hukukun üstünlüğü anlamına değil, hukukun iktidarı, hukukun bizzat yönetimi anlamına gelir. Başka bir deyişle, hukukun üstünlüğünün hakim olduğu bir yerde, yöneten bizzat hukukun kendisidir.

Yöneticiler ise ancak bu ilkeye uydukları ölçüde yönetilenler tarafından meşru bir idareci olarak kabul edilirler.

Bu ifadelerden anlaşılan, hukuka atfedilen gücün ne denli farklı yorumlandığıdır. Oysa bu bir çeviri hatası değil, bu kavramın Türkiye’de hukuka biçilen değere göre yeniden adlandırılmasıdır.

Türkiye’nin idari ve adli yapısı şekillendirilirken, evrensel hukuk sistemlerinin temelini oluşturan hukukun üstünlüğü gibi kavramlar bile Türkiye’deki sistemin kendinden emin olma kaygısı nedeni ile zapt u rapt altına alınmaktan kurtulamamıştır.

Hukukun iktidarı, “hukukun üstünlüğü” denilerek geçiştirilmiştir.

Bir çok gelişmiş ülke anayasası ve temel metinlerinde kabul gören “insan haklarına dayalı”  kavramı ise 1982 Anayasası’nda sistemin önceliklerine göre dönüşmüş ve “insan haklarına saygılı” şeklinde kendine yer bulabilmiştir.

Türkiye medyası her zaman olduğu gibi bu sonucu Avrupa’nın ve Dünya’nın Türkiye’yi benimsememesinden ve önyargılı tutumundan, olumlu yanları görmezden gelmesinden kaynaklandığı şeklindeki bildik yorumlara dayandırarak aktarmaya çoktan başladı.  

Ancak gerçekler elbette ki böyle değil.

Türkiye’nin, AB katılım sürecinde “Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yapar yola devam ederiz” şeklinde formule edilen, yapısal reformlar yapma konusundaki samimiyeti Avrupa tarafından hem görülmüş, hem de resmi raporlarda yer verilerek teyit edilmişti.

Özellikle 2010 – 2013 arası Avrupa Birliği İlerleme Raporlarına bu gözle bakılırsa bu husus net bir şekilde görülür. Özellikle çıkartılan yargı ve insan hakları paketleri ile, insan hakları ve hukukun üstünlüğü karnesinin iyileştirilmesi hedeflenmişti.

Yargıç, savcı ve avukat gibi hukuk uygulamacılarının insan hakları konusunda eğitimi ve farkındalıklarının artırılması amaçlı çabaların sonucu olarak o dönemde Türkiye’nin özellikle AİHM önünde bulunan davalarında hem nitelik hem de nicelik bakımından  olumlu gelişmeler kaydedilmişti.

İhlaller sayısal olarak düşmüş, hatta Türkiye o dönemde Rusya ile olan insan hakları ihlali şampiyonluğu mücadelesinden kopmuş ve 5.’nci sıraya kadar gerilemişti.

2012’de yürürlüğe giren ve o dönem başbakan olan Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle “AİHM’i Türkiye’ye getiriyoruz” ifadesi ile tanımlanan, (2010 referandumunda seçmen tarafından onaylanmış bulunan) bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girme sürecinde Türkiye’nin gösterdiği performansın bir sonucu olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) AİHM’e davet edilmiş, diğer ülkelere “best practice” (en iyi uygulama) olarak örnek gösterilmiş ve ödüllendirilmişti.

Ancak Türkiye, demokrasisi gelişmiş ülkelerin devlet yapılarının benimsediği “hadim – hizmetkar devlet” anlayışına hep mesafeli oldu.
“Hakim devlet” yaklaşımının sağladığı hesap vermeme lüksünü terk etmedi.

Bu yüzden atılan adımlar da az ve kısa süreli oldu.  

Son yıllarda statükocü devlet zihniyeti, yukarıda bahsettiğim zaman diliminde kaybettiği kaleleri teker teker geri aldı. Devleti, hukuk devleti olmanın gerektirdiği “hesap verebilir” ve “denetlenebilir” yapısından uzaklaştırıp geleneksel keyfi yapısını geri kazandı.

Bunun sonucu olarak da artık hukuk denince aklımıza toplumsal barışın sembolü olan hayati bir kavram değil, “siyasetin köpeği” olarak adlandırılabilecek derecede saygınlığını yitirmiş bir kavram geliyor.

Hukuk ve yargı alanındaki yapısal reformlar da özellikle Batı kaynaklı kredilere çok ihtiyaç duyulan zamanlarda raftan indirilerek dillendirilen, köpürtülen, ancak uygulamaya konulmayan ve sadece muhataplarının kulağına hoş gelmesi için söylenen vaatler olmaktan öteye gidemiyor.

Bu geri düşüşün bir sonucu olarak bugün birçok uluslararası saygın kuruluşun raporunda ifade edildiği gibi, Türkiye dünyanın “en nitelikli ve bilgili mahkum nüfusu”na sahiptir.

Bu durumu tespit eden birçok raporun yanında en güncel olan İtalya İnsan Hakları Federasyonu (FIDU) tarafından AİHM’e sunulan uzman raporudur.

Rapor, önde gelen İtalyan, İngiliz ve Türk hukukçulardan oluşan bir uzmanlar grubu tarafından hazırlandı ve FIDU, AİHM önündeki davaya “üçüncü taraf” olarak katılım talebinde bulundu.

Raporda özellikle terörle mücadele yasalarının çok geniş ve keyfi uygulandığı “terör suçu tespiti” sırasında baz alınan delillerin değerlendirilmesinde yaşanan hukuksuzluk ve keyfilikler bir kez daha tespit edildi.

Türkiye’nin “hukukun üstünlüğü” endeksine dayanan bir uluslararası raporda sonlarda yer almanın sebebi ve sonucu nedir?

Global dünyanın kabul ettiği, devlet olmanın “olmazsa olmaz şartı” olan “hukukun üstünlüğü”, daha doğru ifadesi ile “hukukun iktidarı” kavramını benimseyip uygulamak yerine onunla mücadele etmenin doğal sonucudur.

Ancak bu sonuç topluma ödetilen diğer ciddi sonuçların yanında belki de en önemsiz sonuçlardan biridir.

Bu makala www.ahvalnews.com adresinden alınmıştır: Makalenin aslına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/hukuk/turkiye-kuresel-hukukun-ustunlugu-siralamasinda-en-dibe-dogru-savrulurken?amp

İlgili Gönderiler

HAAK BAŞVURUCU (61) KARARI

HAAK BAŞVURUCU (61) KARARI

Kamu görevlisi olan Başvurucu, öğretmenlik mesleğinden ihracı sonrasında haksız olarak tutuklandığını belirterek, tutuklama kararlarında imzası bulunan hakim ve savcıların hukuki sorumluluklarının…
HAAK BAŞVURUCU (60) KARARI

HAAK BAŞVURUCU (60) KARARI

Öğretmen olan Başvurucu, hukuksuz olarak tutuklandığını belirterek, tutukluluk ile ilgili kararlarını ve bu kararlarda imzası bulunan hakim ve/ya savcıların sorumluluklarının değerlendirilmesini…
HAAK BAŞVURUCU (59) KARARI

HAAK BAŞVURUCU (59) KARARI

Kamu görevlisi olan başvurucu, hukuksuz olarak tutuklandığı iddiası ile yaptığı başvuru sonrasında, sunduğu belgeler incelenmiş, hukuksuz karar verdikleri tespit edilen yargı…